|
SON DAKİKA
Erdoğan "şerefli" mi yoksa "etkin" mi olmak istiyor?
Devlet sistemleri ile ilgili okuduğum bir kitapta "ingiliz hukukunun büyük yorumcusu" olarak takdim edilen Walter Bagehot isimli değerli "büyüğümüz" İngiltere'de bir yanda kral/kraliçenin, diğer yanda ise Başbakan'ın bulunduğu yönetim yapısını "şerefli" ve "etkin" olarak ikiye ayırmaktadır.
Bagehot'a göre kral/kraliçe daha çok sembolik yetkilerle donatılmış, milli günlerde toplumu bir arada tutucu mesajlar veren "şerefli" bir makamdır. Başbakan ise dğer partilerle siyasi yarış içinde olan seçimlere katılan, siyasi demeçler veren hükümeti yöneten "etkin" bir makamdır. Bu tarz ikili bir yapının çeşitli faydaları da vardır. Bagehot'a göre Başbakan "aptalca" bir iş yaptığında devletin saygınlığı incinmeyecektir. Çünkü devletin manevi şahsiyetini temsil eden kral/kraliçe Başbakan'ın uygulamalarından sorumlu değildir. İngiltere'de birbirinden ayrılmış olan "devlet başkanlığı" ile "hükümet başkanlığı" yapısını öven Bagehot bu iki kurumun tek kişide toplandığı ABD'deki başkanlık sistemini ise eleştirmektedir. Çünkü ona göre Başkan'ın yapacağı "aptalca" bir iş sonucunda devletin manevi şahsiyeti toplum nezdinde zarar görecektir. Türkiye'deki yönetim yapısını, bir tarafta devleti temsil eden ve "şerefli" makamı işgal eden Cumhurbaşkanı'nın varlığı ve doğrudan siyasetle meşgul olan "etkin" Başbakan'ın varlığı ile İngiltere'deki ikili yapıya benzetebiliriz. Ancak 12 Eylül 1980 askeri müdahalesi sonrasında hazırlanan mevcut anayasamızın Devlet Başkanlığı makamı olan Cumhurbaşkanlığını hiç de sembolik yetkilerle donatmadığını gözden kaçırmamak gerekiyor. 12 eylül anayasası Cumhurbaşkanlığı makamını alabildiğine çok yetki ile donatmış buna rağmen vatana ihanet dışında Cumhurbaşkanı'nın sorumlu tutulamayacağını belrtmiştir. Yani tipik parlamenter rejimlerin aksine Türkiye'deki Cumhurbaşkanlığı makamı "şerefli" olduğu kadar fazlaca da "etkin" bir makamdır. Cumhurbaşkanlığı makamının bu denli "etkin" olmasında hiç şüphesiz 12 Eylül'ün elebaşısı Kenan Evren'in büyük payı var. anayasanın kabulü için yapılan halkoylaması ile Cumhurbaşkanlığı seçimini de birleştien Evren, anayasanın kabulu ile kendini de 7 yıllığına Cumhurbaşkanı seçtirmişti. (Burada hemen belirtmek isterim ki Erdoğan'ın kafasındaki "halkın seçtiği ilk cumhurbaşkanı" ünvanını elde etme çabası boşunadır. Çünkü o veya bu şekilde ne yazık ki halkın seçtiği(!) ilk Cumhurbaşkanı Kenan Evren'dir.) Evren Kendi istekleri doğrultusunda hazırlattığı anayasa ile de çok güçlü bir makamı işgal eder olmuştur. Evren'in Cumhurbaşkanlığı sonrasında görev gelen hemen hemen her hükümet de Cumhurbaşkanlığı makamının aşırı güçlü yapısıdan şikayet etmiştir. AKP de 2002'de iktidara gelmesinin ardından aynı şikayetleri dile getirmiştir. Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Nejdet Sezer'in bir çok uygulaması AKP tarafından eleştirilmiştir. Bu eleştirilerin bir çoğu da Cumhurbaşkanlığı makamının aşırı güçlü yapısı etrafında şekillenmiştir. Ancak her ne hikmetse(!) "Cumhurbaşkanlığı makamının yetkileri azaltılsın" eleştirileri Abdullah Gül'ün 28 Ağustos 2007'de Cumhurbaşkanı seçilmesiyle bıçak gibi kesilmiştir. Bunda Gül'ün, muhalefetin renkli ifadesinde olduğu gibi "Çankaya Noteri gibi" davranmasının büyük payı var. Sürekli anayasa değişikliğini gündemde tutan AKP'nin bu değişiklikler kapsamına Cumhurbaşkanlığı'nın yetkilerini azaltan maddeler eklememesinde, Erdoğan'ın günün birinde Köşk'e çıkma ihtimalinin bulunmasıdır. Çünkü Erdoğan Cumhurbaşkanı olsa da "etkin" bir makamı işgal etmek isteyecektir. Hiç şüphesiz Cumhurbaşkanı'nın halk tarafından seçilmesinin benimsenmesiyle de, Türkiye'de yarı başkanlık rejiminin adı konmasa da uygulanmaya başlandığını ve fazlasıyla "etkin" olan bu makamın etkinliğinin daha da arttırlıdığını kabul etmek gerek. Cumhurbaşkanı'nın halk tarafından seçilmesinin kararlaştırılmasının ardından "Gül'ün süresi ne kadar?" sorusu etrafında epeyce tartışma yürütüldü. AKP'nin gündem değiştirme aracı olarak kullandığı bu sanal tartışma periyodik olarak gündemimizi işgal etti. Sağolsun muhalefet partilerimiz de tartışmayı başlatan taraftan çok, tartışmaya çekilen taraf olma misyonunu benimsedikleri için "Gül'ün süresi ne kadar?" sorusunun cevabı Meclis'te bir işlem yapmaya gerek kalmaksızın önümüzdeki 28 ağustos'ta 7 yıl olarak kesinleşiyor. Gül önümüzdeki hafta itibariyle görevinde 5. yıla giriyor ve herhangi bir düzenleme yapılsa dahi bu Gül'ü etkilemeyecek ve görevde 7 yılını tamamlayacak. Cumhurbaşkanlığı süresinin bu kadar muğlak tutulması Erdoğan'ın "kariyer planı" ile doğrudan alakalı. Eğer erdoğan isteseydi en başında Gül'ün süresinin 5 yıl olduğunuu tescil ettirir ve bu durumda da 2012'de yapılması gereken Cumhurbaşkanlığı seçimine katılırdı. görünen o ki Erdoğan ve ayağı olduğu uluslararası konjoktür, Erdoğan'ın 2012 yerine 2014'te Köşk'e çıkmasını istiyor. Kısacası cumhurbaşkanı'nın görev süresi dahi AKP ve Erdoğan'ın keyfine ve onların kariyer planlarına göre belirleniyor. "Etkin" olmayı seven Erdoğan da gönlündeki başkanlık rejimini, cCumhurbaşkanı'nın yetkilerine dokunmadan yapacağı anayasa değişiklikleriyle hazırlıyor. Egemenlik yetkisinin devri anlamını da taşıyan Cumhurbaşkanı'nın halk tarafından seçilmesi de bunun en büyük göstergesi. Çünkü; Erdoğan'ın Cumhurbaşkanlığı görevini üstlenmesi halinde, iktidarda da AKP dışında bir parti olması durumunda Erdoğan'ın elindeki en büyük koz "beni de halk seçti" sözü olacaktır. Unutmayın ki Cumhurbaşkanlarının iktidar partilerinin kararlarına veto koymalarında iktidar partileri "bizi halk seçti" sözüne sığınmışlardır. Erdoğan'ın isteği, bugüne kadar uyguladığı politikalar ışığında gayet açık: Erdoğan "şerefli" olmaktan çok "etkin" olmayı istiyor! Ve getireceği başkanlık rejimi sonrasında da hükümet başkanı ile devlet başkanı sıfatlarının kendi bünyesinde birleşmesi sonucunda uygulayacağı yanlış politikaların da Türk Devleti'nin itibarını zedelemesinden çekinmiyor. Gündem Kritik / Gündem 7/24 Yükleniyor...
|
![]()
|